Ana içeriğe atla

Ya zaman beni unuttuysa?

Biliyordum elbet, her şey kendi vaktini bekler ve kendi vaktinde olurdu; fakat bunu bilmem sabırla beklememe yetmiyordu...

Nicedir izole bir hayat sürmekten, hep aynı işle uğraşırken hiç ilerleyememekten, sürekli yolumu kaybedip bulamamaktan, yorgunluk hissinin ruhumda yer edinmesinden, mecburiyetlerden, maddi ve manevi tüm zorluklardan ölesiye sıkıldım. Kendimden sıkıldım. Kendimi güçsüz hissetmekten daha çok sıkıldım.
Her yeni güne amaçsız uyandığım ya da amaç edinip bunun için bir şey yapamadığım, ayaklarımda ve ellerimde hissettiğim o görünmez bağlardan kurtulamadığım bu hikayenin kahramanı ben miyim gerçekten? Hayır, sevmiyorum. Bu hikayeyi en başından sevmemiştim ve şimdi günden güne beni azaltıp, yok ettiğini hissediyorum.
İçimde eksik bir şeyler var, yanlış bir şeyler var belki de, bilemiyorum.
Doğru olan ne, onu zaten hiç bilmiyorum...
Vakit ne zaman, ben neredeyim, ne istiyorum, nereye gidiyorum, neden artık çok geçmiş gibi geliyor, bilmiyorum... 
Düşünceler uçuşuyor zihnimde, bazen o kadar telaşlı uçuşuyorlar ki, birbirlerine çarptıklarında, bir mızrak gibi saplanan o acıyı hissediyorum başımın yan tarafında. Başım ağrıyor, yorgun düşüyorum. Gidip bir yere bırakıveriyorum halsiz kalan bedenimi, sanki tüm benliğim o mızrağın ucunda; tüm dünya siliniyor, dışarıda beni bekleyen her şey silindikçe biraz rahatlar gibi oluyorum. 
Ama olmuyor, her yer bembeyaz olmuyor işte; eğri büğrü çizgiler, saçma sapan noktalar gitgide dayanılmaz bir ışığı yansıtıyorlar ve ben bunun bir rüya olduğunu ispatlamak istercesine yavaşça gözlerimi kapatıp, uykuya dalıyorum. Uyumak, hareketsiz kalmak dünyanın en güzel şeyi, diyorum. İçime Shakespeare mi kaçmış bilemiyorum...
Zaman yavaşlıyor sanki, öyle hissediyorum ve sonra bir bakıyorum saniyeler, dakikalar, saatler ve hatta günler akıp gitmiş. Değişen hiçbir şey olmamış üstelik...
Zamanı gelmemiş, diyorum.
Fakat hemen sonra beliriyor içimi kemiren o kuşku; peki bu kadar yavaşladığım için, ya zaman beni unuttuysa?



William Shakespeare

Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki, uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin.
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
Çünkü o ölüm uykularında,

Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,

Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.

Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altından inleyip terlemek,
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanı?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden,
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamansızlığın Sığınmacısı

Öyle zamansızdı ki, Hissizliğin içinde bir titreşim, Sessizliğin içinde bir inleyiş, Köklerine dolanmış bir filiz kadar ilginç ve beklenmedik. Beklenmeyeni ne yapar, ne eder de kabullenirdi insan? Ne öğretmişlerdi ona, Ne söylemişlerdi büyükleri? Ah! O her şeyi bilen büyükleri... Neydi doğru, neydi yanlış? Zamanı mıydı, yoksa zamansızlığında mı gizliydi sırrı? Sırlara dair bir şeyler bilirdi, Neyse ki... Şimdi zamansızlığın içinde aniden gelişen bu duyguyu alıp kimlere anlatmalıydı Ya da nasıl, hangi köşede saklamalıydı? Ve kaçmaya böyle başlanırdı... Zaten buraya da kaçmamış mıydı? Zaman kendini başa mı sarmıştı? Sahi neydi o ilk kaçıp saklandığı? ...  

Sanrıdan Sonra Gelen Hafif Susamışlık

Anlatamıyor, yazamıyorum... Artıyor sancılarım ve de sanrılarım. Hislerim köreliyor; ne güneş ısıtıyor tenimi ne de radyoda çalan şarkı içimi... Uykularım terk ettiler bedenimi, Fakat rüyalarım gitmediler henüz temelli...  Ağrılarım var şimdi, biraz da üşümelerim,  Bir mum ışığı görünce hafifliyorlar, ama yeter mi sahi?  İnsanın ağrıması iyi bir şey.  Hala hissedebildiğini gösterir, öyle değil mi?  Dertop olup kıvrılıyorum gözümün kestiği ilk yere,  Üstümdeki bu hırkadan güzeli yok şimdi...  Bir eksiklik var, bir fazlalıkla beraber,  İsteksizlik, umutlarımı kucaklamış, bir annenin bebeğini kucaklaması gibi Öyle içten...  Dizlerim acıyor, ellerime kum taneleri yapışmış,  Saç tellerim dökülüyor hafifçe yer çekimine doğru,  Bir ses duyuyorum uzaklardan,  Bir ses, evet, kimin sesi bu?  Kimsenin değil, suyun sesiymiş,  Hafif hafif yaklaşıyor kum ...

İzan'ın Biri Olmak

Kendimi çok seviyorum, yalan yok. En başından beri kendimi bu kadar sevdiğim için bugüne kadar gelebildiğimi düşünüyorum hatta. Ama maalesef ki bencil olmayı bilmiyorum. Ömrü hayatımda bir elin parmaklarını geçmemiştir hayatımı etkileyecek kararları sadece kendimi düşünerek almam. Zor alırım bu kararları. Kıvranırım çok, çünkü alışık değilimdir. Bu konuda yüreklendirilmemişimdir. Ama kendimle ilişkimin bozulacağını hissedersem, o kararı almam gerektiğini de anlarım. Muhtemelen sonrasında yalnız kalırım, muhtemelen suçlanırım kendim olduğum için ve muhtemelen "bencilliğimden" ötürü yaftalanırım. En çok da ben üzülürüm üstelik, ama bu konuda da anlaşılamam. Yaptıysam sonuçlarına katlanmalıyımdır çünkü üçüncü şahıslara göre. Çok uzakta değildir bana bunları yapanlar, tam tersi çok yakınımdadırlar. Ben onları seçmemişimdir, ama bilinmelidir ki kendim olmayı seçmek hakkımdır. Ah canım kendim, yine çok sorguluyorsun bazı şeyleri, çok saçma buluyorsun toplumca ve nereden geldiği ...